Kategoriler
ahvalnews

BM gündeminde Türkiye’nin Kürt sorunu yok

Bu yazıyı Cenevre dönüşü havaalanında yazıyorum. Uluslararası Gözlem Evi’nin davetlisi olarak iki gün boyunca Türkiye’nin Evrensel Periyodik Gözden Geçirmesi için Birleşmiş Milletler’deydik. Bu gözden geçirme beş yılda bir yapıldığı için çok önemli, bir sonraki 2025 yılında olacak. Her beş yılda bir ülkeler insan hak ve özgürlükleri açısından oldukça detaylı bir gözden geçirmeye tabi tutuluyorlar. Birleşmiş Milletler o ülkedeki farklı sivil toplum örgütlerinden raporları alarak ülkenin insan hak ve özgürlüklerinin durumuna ilişkin bir rapor hazırlıyor. Daha sonra tüm BM üye ülkelerinin temsilcilerinin katılımıyla ilgili ülkenin insan hak ve özgürlükleri açısından gözden geçirmesi yapılıyor.  Gözden geçirme sırasında BM üye ülkeleri tek tek ilgili devletten beklentilerini söylüyor, eleştirileri ve önerilerini sunuyorlar. Gözden geçirmeye tabi devlet de bu eleştirilere ilişkin bir tür “savunma” yapıyor.

Türkiye, Dışişleri Bakan Yardımcısı Faruk Kaymakçı’nın başkanlığında bir heyet ile temsil edildi. Üye ülkelerin önerilerinden sonra üç kez Türkiye heyeti bu öneri ve eleştirilere cevap verdi.

BM üye devletleri tarafından Türkiye’ye getirilen en büyük eleştiri ifade özgürlüğü önündeki kısıtlamalar ve kadına yönelik ayrımcılık idi. Bunun dışında Türkiye’de gazeteciler ve insan hakları savunucularına yönelik baskı ve saldırılar, yargı bağımsızlığı, hâkim ve savcıların seçimi, hukukun üstünlüğü, işkence, gözaltı sırasında uygulanan şiddet, cezaevlerindeki hak ihlalleri, insan kaçakçılığı, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, gösteri ve protesto hakkı, terörle mücadele kanunu, nefret söylemi, kadına yönelik şiddet, namus cinayetleri, çocuk evlilikler, kadın ve çocuklara yönelik hak ihlallerine karşı verilen cezaların uygulanmaması, LGBT’lere yönelik ayrımcılık, mülteci hakları, engelli hakları, sivil topluma yapılan baskı, İstanbul Sözleşmesine uyulmaması, zorla kaybettirmeler, Kıbrıs, Osman Kavala’nın tutukluluğu… dile getirilen konular arasındaydı.

Türkiye’de etnik azınlıkların haklarına ilişkin sorunlar ilginçtir ki sadece Çin tarafından dile getirildi. Yine Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki askeri operasyonları ise sadece Suriye temsilcisi tarafından dile getirildi. Suriye temsilcisi Türkiye’nin “Suriye’deki terörist gruplara ve Suriye sınırındaki insan ticaretine derhâl son vermesini” istedi. BM’ye üye 193 ülke arasında Türkiye’ye ilişkin konuşmak istemediğini belirten tek ülke ise Libya oldu. Türkiye’nin koca bir Kürt sorunu bu gözden geçirmede yok gibiydi. Kayyım atamaları dışında Kürt sorununa ilişkin üye ülkeler herhangi bir şey dile getirmediler.

Türkiye hükümeti gelen eleştirilere karşı alışıldık ve her zamanki gerekçelerini sundular. Türkiye heyeti işkenceye karşı 0 tolerans ilkesini benimsediklerini anlatırken BM’de, benim aklımda önceki hafta gittiğim Urfa ve Antep’te KHK’lilerin anlattığı korkunç işkence iddiaları vardı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Türkiye’de ifade özgürlüğü önünde en ufak bir kısıtlama olmadığına vurgu yaparken benim aklımda Ahmet Altan, Nedim Türfent ve düşüncelerinden dolayı cezaevinde olan yüzlerce gazeteci, yazar ve siyasetçi vardı. Türkiye hükümeti toplanma ve gösteri hakkı önünde bir engel olmadığından bahsederken, benim aklımda 2016’dan beri her türlü gösteri ve yürüyüşün yasak olduğu memleketim vardı. Türkiye heyeti kayyım atamalarının nedeninin belediye başkanları hakkında terör örgütünü destekledikleri ve belediye kaynaklarını terör örgütüne kullandırdıklarına ilişkin soruşturmalar olduğunu anlatırken benim aklımda Selçuk Mızraklı vardı, Gültan Kışanak vardı ve son kayyım atamaları ile cezaevine konulan 27 belediye eş başkanı vardı. Bakan yardımcısı Bölgede açılan Kürtçe kursları anlatırken benim aklımda 2016’dan sonra Kürtçe olduğu için kaldırılan afişler, sokak ve park isimleri, kentimin her tarafından silinen Kürt dili ve kültürüne dair semboller vardı.

2015-2020 yılları arasında Türkiye’de, özellikle de Kürt coğrafyasında yaşanan hak ihlallerinin ağırlığını düşündüğüm zaman BM salonunda içim bir kez daha sızladı. Yıkılan Şırnak’ı, Cizre’yi, Nusaybin’i, Sur’u düşününce koca bir taş oturdu kalbime. 2015-2016 yıllarında yaşanan sokağa çıkma yasakları koca BM salonundaki tek bir ülke tarafından dile getirilmedi. Ne yerde kalan cenazeler ne de yıkılan kentler. Sanki 2015-2016’da tüm bunlar hiç yaşanmamış gibiydi, Cizre olmamış gibi, Sur yıkılmamış gibi…

Son 5 yılda kaybettiklerimizi, tarumar olan hayatları düşündüm, daha saçının teli bulunamamış evlatları. Doğrusu gözlerim doldu o koca salonda. Bir yandan da korktum. Henüz 4-5 yıl geçmemişken BM’nin en üst insan hakları kurulunda durum bu ise, 30-40 yıl sonra durum nasıl olacak acaba? Herkes yaşananları unutacak mı?

Şimdi BM’deki bu oturumun ardından 30 Ocak’ta rapor yayınlanacak, bu rapor Türk hükümetine gönderilecek. Türkiye hükümetinin rapora itirazı için 15 günlük bir süresi olacak.

Peki ya Türkiye’nin vatandaşları olarak bizim itirazımız ne olacak?  Silopi ziyaretimde bana “10 yaşındaki oğlum Mehmet, yatağında uyurken öldürüldü. Oğlumun ölümü kaybolmasın. Dünya duysun. Dünya bilsin, Mehmet’in anasının bir davası var. Oğlumun davasını unutturma” diyen Silopili anne Gurbet Mete’nin itirazı ne olacak?