Kategoriler
Yazılar

‘Ülkenin huzura kavuşması için federatif yapı şart’

Tuna Bekleviç 25 gün önce Ankara’dan Diyarbakır’a yürümek için yola çıktı. Az buz değil 1000 km.

Yol hazırlığı öncesi birkaç kez haberleşmiştik, heyecanı beni etkilemişti. “Ben yürürken ister sessiz kalın. İsterseniz alay edin. Fakat biliyorum ki ben çocuklarıma ‘korku içerisinde felaketi bekledim’ demeyeceğim” diyordu.

Karınca misali 25 gündür yollarda olan Tuna Bekleviç ile Diyarbakır girişinde park ettiği karavanında buluştuk. Güzel bir kahvaltı sonrası röportajımızı yaptık. Biz röportajı yaparken sık sık ziyaretçileri geldi. Yürüyüşünün birçok insan için kıymetli olduğunu gördüm.

Oldukça sempatik, güler yüzlü bu adam şimdiden gönüllerde yer etmiş görünüyor. “Kardeşlik Yürüyüşü” Cumartesi Sur’da, Dört Ayaklı Minare’nin dibinde noktalanacak. Ne diyelim, dizleri derman görmesin!

Tuna Bekleviç kimdir?

Edirneliyim. Bölgeye mesafe olarak uzak olsak da gönlüm Bölgeye yakın. Yaklaşık 20 yıldır Bölgeye gidip geliyorum. İstanbul Bilgi Üniversitesi Ekonomi bölümü mezunuyum ve aynı üniversitenin mezunlar derneği başkanıydım.

Bir dönem mütevelli heyet üyeliği, bir dönem de kurucu vakfın yönetim kurulu üyeliğini yaptım. Sivil toplum geçmişi olan, şuan bir aktivist olarak kendini tanımlayacak birisiyim. Daha sonraki yıllarda havacılık okumak hayalim vardı onu da tamamladım ve pilot oldum. Ama mesleğim bunların ikisinin de dışında aslında.

Ailem Edirne’nin en eski esnaflarından birisi. Büyük şirketlere bugüne kadar farklı alanlarda yatırım danışmanlığı gibi konularda danışmanlık hizmetleri verdim. Son 4-5 yıl önce de ailecek aldığımız bir kararla kazandığımız tüm parayı ağaca, çiftçiliğe yatırmaya karar verdik ve ilk tarlalarımızı almaya başladık. Şimdi Edirne’de elma, armut üretiyoruz, yani çiftçilik yapıyoruz.

Bir dönem AKP’nin içinde yer aldınız, milletvekili adayı oldunuz, bazı bakanlara danışmanlık yaptınız, sonra yollarınız ayrıldı. O süreci biraz sizden dinlemek isterim.

Tayyip Erdoğan ile çok olağanüstü bir dönemde biz bir araya geldik. 2008 Nisan ayında kapatma davası açılmıştı. Biz o dönem gerçekten büyük bir sivilleşme mücadelesi veriyorduk. Sivilleşme mücadelesi ve asker-sivil ilişkisinin düzenlenmesi konusunda çok kafa yoruyorduk.

O dönem kurmuş olduğumuz partinin neredeyse en önemli önceliği buydu. Bu Bölge için tek tipleştirmeye karşı çoğulcu demokrasiyi savunan bir öncelikle ortaya çıktık. Türkiye geneli için de asker sivil ilişkilerine odaklanıyorduk.

Tam bunların üzerine kapatma davası yaşandı ve biz bu süreci oligarşik bürokrasinin demokratik siyasete bir müdahalesi olarak algıladık. Aynı dünya görüşünde olmamamıza rağmen, bu siyasi partiye bu desteği vermemiz gerektiğini düşündük. Erdoğan ile ilişkimiz böyle oldu. Onların bir partiye ihtiyacı vardı.

Güçlü Türkiye Partisi olmasaydı o dönem AK Parti büyük ihtimal kapatılmış olacaktı. Çünkü kuracakları tüm siyasi partiler bir devam partisi niteliği taşıyacaktı. Onların farklı bir partiye ihtiyacı vardı. Biz kapatma davasından yaklaşık 1 yıl önce kurulmuştuk.

Ve Yargıtay nezdinde asla AK Parti ile ilişkilendirilecek bir durumda değildik. Kurucuları farklı, yapısı farklıydı. 40 genç kurmuştu. AKP de farklı bir siyasi parti ismi istemiyordu.

Tayyip Erdoğan o zaman tedirgindi, adaleti bu kadar eline geçirmemişti. Demokrat Parti, Anavatan Partisi gibi ismi bilinen partilerle işbirliği yapmak ya da seçmenine bunları anlatmayı tercih etmiyordu.

Güçlü Türkiye Partisi ismi ona çok cazip geldi. Bu işbirliği başarılı oldu. Anayasa Mahkemesinde de gerekli ayaralamaları yaptılar ve parti kapatılmaktan kurtuldu.

Partinin kapatılmaması doğru oldu. Parti kapatılmalarına hala karşıyım. Tayyip Erdoğan’ın o günkü programı, yapmaya çalıştıkları, uygulamaları, bizim bugünkü programımıza yakın neredeyse.

Biz Türkiye’deki bu dönüşüme katkı sağlayabileceğimizi düşündük ve çaba sarf ettik. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Değişen biz değildik. Tayyip Erdoğan değişti. Tüm Türkiye’nin gözü önünde değişti. Çok değişti Tayyip Erdoğan, bambaşka bir şey oldu.

Partinin 2002 programına ve bugüne bakarsanız bu açık şekilde görünür. Sonra bu değişim kendisini göstermeye başladı. İlki Gezi idi. Ben Gezi’nin içinde olmadım hiçbir zaman ama bir şeylerin ters gittiğini görüyorduk.

Erdoğan orada tüm AKP tabanı ile iyi oynadı, onları kandırdı ve bir şekilde bu işi kötü diliyle çözdü. Ama birçok kişiyi kaybetti. Muhalif kesimlerle arasına çatışma dilini inşa ettiği ilk eylem bu oldu. Bir daha toparlanmayacağını gösteriyordu.

İkincisi cemaat ile olan ilişkiler oldu. Ben o savaşın ya da mücadelenin içinde hiçbir zaman taraf olmadım, ne AKP tarafında ne cemaat tarafında oldum. İlişkim de yoktu ama bir şeylerin ters gittiği açıktı. Bizi uzaklaştıran ikinci etki bu oldu.

Üçüncü etki de tabi ki barış sürecinde yaşanan kırılmalar, Tayyip Erdoğan’ın tavrı, bu konuda ikircikli açıklamaları. Artık benim için taşınabilecek bir yük olmaktan çıkmıştı AKP ve koptum onlardan. Sonra yeni bir siyasi oluşum için bir zemin var mı diye çok kafa yordum, oradan buraya referanduma kadar geldik.

Referandum sırasında HAYIR partisini kurdunuz ve Anadolu’yu karış karış gezdiniz.

Anadolu’yu çok farklı yıllarda gezdim. AKP’nin bana katkıları da oldu. En önemli katkılarından birisi, milliyetçi muhafazakar siyasetin toplum üzerindeki etkileri, faaliyetleri seçim kampanyaları, seçim hileleri, bunların hepsini birebir gözlemleme ve belki de bu siyasi ahlakın ya da ahlaksızlığın adına ne derseniz deyin bunun ciğerini öğrenme şansı verdi.

Bu çok önemli bir deneyimdi. Daha sonraki tüm seyahatlerimde benim için anlamlı oldu bu deneyim. Maalesef Türkiye muhalefeti İslami siyaset ya da muhafazakar siyasette olduğu gibi vatandaşa dokunmak konusunda hala bir adım geride gözüküyor.

Referandumdan beri söylediğim tek şey AKP’de zamanında siyaset yapmış insanların birikiminden muhakkak istifa etmelisiniz. Kendi adıma söylemiyorum bunu. Benim dışımda da AKP içinde olup sonra dışarıda kalan çok değerli insanlar oldu.

Ertuğrul Günay, Abdülatif Şener gibi… Bunlar değer katacak insanlar. Şuana kadar muhalefet bu isimlerden yeterince istifade etmedi ama umut ediyorum ki gelecekte istifade ederler.

Ankara’dan Diyarbakır’a neden yürüyorsunuz?

Bu benim 20 yıllık hayalimdi. Hep Bölgede bir şey yapmak istiyordum ama parti disiplini, toplumun nasıl algılayacağı, sözlerimin ilerde başıma neler açacağı konusunda herkes gibi benim de tedirginliklerim vardı. Ama bir yerde bu tedirginlikleri aşıp cesur davranmak gerekiyordu.

Yürüyüş bunlardan bir tanesi. İmza kampanyaları, toplantılar, paneller…vs. oluyor ama bu gök kubbe altında Kürt sorunu ile ilgili söylenmedik neredeyse hiçbir şey kalmadı. Herkes her şeyi söyledi ve hiçbir işe de yaramıyor artık.

Belki birikim olarak tarihe kaydediliyor ama sonuçta Kürt halkının acılarını azaltmıyor, devletin işlediği zulmü hafifletmiyor, buradaki insanların gözyaşını gerçekten dindirmiyor. Bu nedenle biraz daha farklı bir şey yapmalıyım diye düşünmeye başladım.

Neyim var, fiziki kuvvetim, enerjim, 2 ayağım var. Çıkayım en azından bir yürüyeyim sanki bu daha iyi olacak gibi geldi. Hem kendimi daha iyi hissettirecek, hem de belki biraz daha insanlar bunu takip ederler, yolda insanlarla karşılaşır, sohbet ederiz, köy ziyaretleri yaparız, ev ziyaretleri yaparız diye düşündüm.

Bunlar için çıktım yola, sonra bunun yanına yolda karşılaştığım KHK mağdurları eklendi. Onlar eklenince iş neredeyse Kürtler ve KHK mağdurlarına indirgendi. O ikisi için yürüyormuşum noktasına geldi ve bence iyi de oldu. Bugün yürüyüşümüzün 25. gününe giriyoruz. 1000 km. ye yakın yürüdük.

Yürüyüşünüzün ismi Kardeşlik Yürüyüşü. Kürtlerin ciddi bir kısmının kardeşlik lafına alerjisi var, çünkü tüm bu zulümler kardeşlik adı altında yapıldı ve yapılıyor. Hep bir kardeşin diğer kardeşi ezmesi söz konusu. Kardeşlikten çok, eşitlik söyleminin Kürtler için daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Siz kardeşliği nasıl tanımlıyorsunuz?

Yürüyüşün başında 3 tema belirlemiştik: Eşitlik, kardeşlik ve barış. Yola çıkarken adına da Kardeşlik Yürüyüşü dedik. Fakat bahsettiğiniz eleştiri bana o kadar fazla geldi ki, bir problem olduğunu anladık ve yanlış algıya neden olmamak için önce güncelleme yaptık.

Eşitlik temelli bir kardeşlik ve barış diye güncelledik amacımızı. Kürt ve Türk toplumuna verdiğimiz mesajlara odaklanmaya çalıştık. Biz bu yürüyüşte Kürt toplumuna mesaj vermektense, Türklere daha fazla mesaj vermeye gayret ettik. Kardeşlik yürüyüşünü ismini o nedenle değiştirmedik, çünkü Batıda bu isim biraz daha sempatik algılanıyor.

Algı farklılıklarımız çok, bunu yol boyunca yaşadık. Türklerin beklentileri ile Kürtlerin hayal kırıklıklarını bir araya getirmeye çalıştık. Bu kelimenin üzerinden bile ben onlarca Türk ile konuşma yapma fırsatı buldum. Algıları yolda düzeltmeye çalıştık.

2 toplum da 2 dil de çok acı çekti, empati neredeyse kalmadı. İnsanlar birbirlerini anlamak istemiyorlar, önyargı çok yüksek. Bunda tabi kendi vatandaşını ciddiye almayan, önceliklerini algılayamayan iktidarın katkısı büyük. Siyaset çok fazla devlete teslim oldu. Bu sorunların temelinde ben devlet yapılanmasını öngörüyorum.

Bu devletin yapılanmasında çok ciddi problemler var. Kanser gibi, düzelmesi çok zor olan bir problem. 2003-2004’te Ömer Dinçer kamu yönetiminde reform tasarısı gibi bir öneri ile ortaya çıkmıştı. Arkasından Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı geldi. Üstüne Kalkınma Ajansları kurulurken arka planında yer alan bölgesel sınıflandırmalar ortaya çıktı. Bunlar beni çok umutlandırmıştı.

Çünkü devlette yeni bir yapılanmanın alt yapısı oluşuyor gibi hissettim. Orada bir umut doğmuştu bu ülke için ama o umudun üstü kapatıldı, şimdi de üstüne beton döktüler. Yakın gelecekte de bu konuda bir ilerleme beklemiyorum.

Bundan sonra bu konuda ne yapılabilir emin değilim ama mutlaka farklı önerilerin tartışılabiliyor olması lazım. Bunların ilk adımı federatif bir yapı. Bu devletin düzelmesi için başka bir ilaç yok. Zor da olsa belki bunu konuşarak toparlanabilir.

Bunu da geniş kapsamlı konuşmak lazım. Kürt toplumu üzerinden bir federatif tartışma Türk toplumunu çok geriyor. Tüm ülke için bunun konuşuluyor olması lazım. Bu konuda devletin daha cesur olması sağlanmalı. Bu da tabi güçlü bir iktidarla olabilir. Güçlü iktidar tek parti iktidarı değil, iyi koalisyonlar, ittifaklar iktidarıdır bence. Son deneyim bizi oraya yaklaştırdı, ancak bu son ittifakta HDP’nin olmaması çok sorunlu bir şey.

Ben de bunu soracaktım, bu ittifakta HDP’nin olmamasına ne diyorsunuz? Doğrusu biz Kürtler pek şaşırmadık.

Ever farkındayım, ama biz hayal kırıklığına uğradık. Ben Diyarbakır’a yürüyen bir Edirneliyim. Kürtler o kadar çok acı çekmiş, mağdur olmuş, zulme maruz kalmış ve bu yıllardır devam ediyor. Artık zaten umudunu kesmiş, çok büyük hayal kırıklıkları yaşanmış.

Türklerin bir bölümü zaten düşmanlık besliyor. Devlet de sürekli bu düşmanlığı besliyor. Geride biz, barış isteyen kitle olarak arada sürekli dayak yiyip duruyoruz. Ben hayal kırıklığına uğradım. Çünkü bir umut vardı, o umudu yaraladı. Belki bu sefer aşıyoruz diye düşünmüştüm, çünkü önemli bir adımdı. Ama bunu tercih etmediler. Hala palyetif çözümlerle durumu kotarmaya çalışıyorlar.

Demirtaş’ın ziyaret edilmesi, Hakkari’de miting yapılması gibi şeyler olumlu ancak son kertede HDP dışarıda bırakıldı. Ben HDP’nin baraj sorunu olduğunu düşünmüyorum ama mevzu bu değil.

Karşımızda bir dert var. Bu devlet yapılanması ve onun tek temsilcisi olan Recep Tayyip Erdoğan. Herkes Tayyip Erdoğan tek problem değil, diyor. Ama siz anlayışı zehirledikten sonra diğer sorunları çözme şansını kaybetmiş oluyorsunuz. Benim muhalefeti en çok eleştirdiğim noktalar bunlar oldu.

Bir tanesi dokunulmazlıkların kaldırılmasıydı. İkincisi Yenikapı mitingine katılıyor olmalarıydı. Olay benim mağdurum senin mağduruna girdiği zaman, işin ilkesel boyuttaki dengesi kayboluyor ve muhalefet maalesef burada dik durma konusunda ciddi problemler yaşıyor.

Seçim öncesindeyiz. Muhalefete muhalefet yapmak benim önceliğim değil. Türkiye’nin bana göre en büyük problemi, çok iyi tanıdığım ve ciğerini biliyorum dediğim tek adam rejiminin bitirilmesi. Bu nedenle herkesle her şekilde ittifak yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Buradan sadece CHP’yi eleştirdiğim düşüncesi çıkmasın. Ben aynı şekilde İYİ Parti ve HDP’yi de eleştiriyorum. Hiçbiri bunun dışında davranmıyor. Tüm Kürt partileri tanımıyorum ama geldiğimden beri 6-7 tane Kürt partisi benimle birlikte yürüdü.

HDP’nin bu Bölgede AKP’lileşmesi ve CHP’lileşmesinin bir mantığı yok, daha toparlayıcı bir dil tercih edebilir. Biz vatandaşlar olarak bütünleştirici dili kullanacak bir parti arıyoruz, ama yok. Sonunda herkes kötünün iyisine oy vermeye çalışıyor. Siyasi partiler seçimlerde bu milletvekilliklerine çok fazla önem veriyorlar.

Temel sorun burada ortaya çıkmış oluyor. Nerdeyse yıllardır yaptıkları emeklerinin tek karşılığının milletvekili olmak olduğunu düşünüyorlar. Partilerden, sivil toplumdan, önde gelen aydınlardan herkes bir şekilde milletvekili olmak istiyor. Herkes aday adayı.

Bu sanki herkesin sezon finali. Ama toplumsal meselelerde sezon finali milletvekili olmak değil.

Cumhurbaşkanlığı adaylığı noktasında biraz hayal kırıklığım da var muhalefete. Biz çok erken hazırlıklara başladık, geçen yıl Eylül ayında. Kimsenin bizim kadar hazırlığı yok. Hatta imza veri tabanı kurduk, birtakım veri çalışmaları yaptık. 114 bin kişiyi listeledik.

Erdoğan’ın kafasında tek şey vardı, en az adayla seçime girmek, başaramadı. Yine 3 tane bağımsız aday çıktı, onun hesabını bozdu bu konuda. Biz de onların arasında olabilirdik.

Yaptığımız hesaplamaya göre bu 114.000 kişinin içerisinden belki 50-60 bine çıkabilirdik. Bu yolda gördüm ki Kürt toplumundan da çok imza vermek isteyen vardı. Milliyetçi ve muhafazakâr kesim Meral Hanım ve Temel Bey’e verdi. Kürtler bir anda nereye imza verebiliriz ksorusuna düştü. HDP’nin ikinci bir aday çıkarıp çıkarmayacağına kitlendiler.

Öyle bir süreç geçti gitti. Devlet HDP’nin üzerine çöküp bilinçli olarak tüm organizasyonel kabiliyetini yok ettiği için, kayyum atamaları, vekilleri cezaevine atması… gibi nedenlerle, HDP’yi kendi partisini yönetemeyecek hale getirdiler. Devlet partiyi kapatmıyor ama zulmetmeye devam ediyor. Bu da partinin kabiliyetini düşürdü.

Eğer biraz belki CHP ya da HDP’den destek olsaydı, biz de cesaret edebilirdik. Şu açıdan önemliydi bu: Biz seçime girebilmiş olurduk. Kürt toplumu için de şöyle bir avantajı oluşabilirdi bu sürecin; HDP’nin veya diğer büyük siyasi partilerin kendi söylemleri içerisinde esneyemedikleri bazı alanları biz çok daha rahat bağımsız bir şekilde ve parti disiplininden uzak ifade edebilirdik.

Çok daha öte söylemleri biz kurgulamıştık kafamızda ve bu 1,5 ay içerisinde söyleyeceklerimiz aslında Kürt direnişinin belki üst çıtasını ortaya koyabilirdi. Çünkü devlet genelde bir alan açıyor. İki nokta beliriyor ve bu iki nokta arasından dışarı çıkarsanız tutuklarım diyor.

O 2 noktanın arasından hiçbir zaman çıkamıyor parti disiplinindeki insanlar. Şimdi bu noktaların biraz ileri çekilmesi, çıtanın biraz yükseltilmesi gerekiyor. Bağımsız adayların bu etkisi olabilirdi.

HDP ile kontağınız oldu mu bu süreçte?

Resmi olarak olmadı, bireylerle oldu ama bence HDP’de resmi olarak kontağa geçilebilecek bir merci de bırakmadı devlet. Öyle bir baskı ve zulüm uyguladı ki, ben cumhurbaşkanlığı süreci içerisinde çok sağlıklı düşündüklerini sanmıyorum.

Geçen sene Diyarbakır’a geldiğimde basın toplantısında HDP hemen Demirtaş’ı aday göstersin dedim. Bence o zaman onu yapsaydı, o pozitif havadan dolayı belki bugün Demirtaş dışarıda bile olabilirdi. Ama şimdi onu da sıkıntıya soktu bence HDP.

Bu süreçte teknik bazı hatalar yapıldı. Adayın yani Demirtaş’ın hala en doğru aday olduğuna eminim ama yanında en azından 2 aday daha olmalıydı HDP’nin içerisinden. Umarım haklı çıkmam, çünkü ciddi bir risk var önümüzde ve Haziran’ın başında dava var.

Eğer ben Tayyip Erdoğan’ı tanıyorsam, burada mahkemede olumlu bir karar çıkartmayacaktır. Bu karar da tabi parti içerisinde ya da dışında, toplumun belli bir kesimindeki boykot kararını savunan insanları boykota teşvik etmez umarım.

Bu yürüyüş sırasında Anadolu’da birçok köyden, ilçeden geçtiniz. AKP’ye yüksek oy veren bölgelerden geçtiniz. Ne diyor insanlar?

Kırıkkale, Kırşehir, Kayseri, Maraş’a kadar tamamen milliyetçi muhafazakâr kesimin yoğun olduğu kırsal bölgelerdi. Biz konuşurken insanlara devletin yapmış olduğu baskıları, HDP’nin karşılaştığı zulümleri, kayyum garabetini, Demirtaş’ın siyasi rehine olarak tutulmasını hatta Avrupa Yerel Yönetim Özerklik Şartını, asimilasyonun yıllardır yapıldığını anlattığımızda, hiçbir negatif deneyim yaşamadık.

Ekibimizin hepsi buna şaşırdı. İnsanlarla neler konuştuğumuza inanamıyoruz. Ekip olarak her gece karavanda inanılmaz tartışmalar yaptık. Kırıkkale’de bir köy kahvesinde çıkıp da devlet bunu yapıyor, Kürtler şunu yaşıyor..vs. anlattığınızda, orada negatif bir deneyim yaşamıyorsanız, enteresan bir durum vardır ortada.

Bu iyi bir şey. Bu elbette öncelikle üslupla ilgili olan bir konu. Çatışma dili yerine, biraz daha kucaklayıcı, daha farklı bir dil kullanmak önemli. Bir Edirnelinin bunu söylüyor olması da enteresan geldi insanlara. Bir de fiziki bir şey yapıyor olmanın da faydası var.

Sadece bir panel için gidiyor olsaydım insanlar altında başka bir şey bekliyor. Ama siz kalkıp da 1000 km. yürüyeceğim deyince, nasıl yani diyor. Çünkü bunun ne parayla karşılığı var ne başka şeyle. Bir de az önce söylediğim federatif yapı meselesi var. Artık Türklerde de ulus devlet zorlaması yok, Anadolu bunu aşacak gibi görünüyor.

Yani Anadolu köylerinde, ilçelerinde federatif yapı bugün tartışılabilir bir şey mi?

Ben Anadolu’nun buna hazır olduğunu hissettim. Bu tartışmaya şuan Türkiye de hazır. Gerçekten huzur istiyor insanlar. Yaşananlardan hiç memnun değiller, yorgunluk var. Kürtlerin de kendilerinin de daha fazla zulüm yaşamasını istemiyorlar.

Bir de bu süreçte Anadolu, Kürtleri biraz daha iyi anlamış durumda. KHK mağdurlarının şuan yaşamış olduğu dram ve zulüm, milliyetçi ve muhafazakar kesimin Kürtlerin acısını bir miktar paylaşmaya itti. Biz 2-3 yıldır, OHAL’den beri öyle bir şey yaşıyoruz ki diyor.

“Kürtler bunu kaç yıldır yaşıyor biliyor musun?” dediğin zaman biraz empati oluyor. Bunu KHH mağdurlarına yapılan hayır getirmiştir manasında söylemiyorum elbette. Çok acı bir dram var. İnsanlara yaşama hakkı tanımayacak kadar acımazsızca vuruyor devlet. Tüm bu dediklerim birleşince,bugün Türklerde de federatif yapı tartışılabilir bir noktada diye düşünüyorum.

Dil konusunda biraz daha sempatik, biraz daha genç insanlar lazım. Emekli olma tadındaki siyasetçiler değil de gelecekte bir Türkiye hayali olan insanlar siyasetin içerisinde yer alırsa sanki daha iyi olacak gibi düşünüyorum.

Maalesef şuan kurulan ekipler pek öyle görünmüyor.

Türkiye’de artık seçimler dinamik olur. Türkiye bu yönetim değişip de iyi olana kadar seçim yapacaktır. Anayasa değişikliği için 400 vekile ihtiyaç var ama başkanlıktan tekrar parlamenter yönetime dönülecekse, bu meclis çoğunluğu ile olmaz tekrar referandum yapılması gerekir.

Dolayısıyla Mart ayında aslında tekrar seçime gideceğiz ve bu seçim bence hepsini kapsayacak. Yani genel seçimler de olacak, referandum da olacak ve tekrar cumhurbaşkanlığı ve hatta belki tekrar vekil seçimleri olacak. Çünkü 16 Nisan’da sistemi o kadar bozdular ki bunu toparlamak bence 4-5 seçimi bulacak.

Bunu altını çizerek söylemek istiyorum. Kim seçilirse seçilsin, fark etmez, parlamenter sisteme ve çoğulcu demokrasiye geri döneceğiz ve bunun için tekrar referandum yapılacak ve yine seçim olacak ve yeniden iktidar ittifaklar kurmak zorunda kalacak. Her şey yeniden seçilecek. Yani bu seçim aslında 6 aylık bir seçim.

Yürüyüşünüzü Sur’da noktalıyorsunuz. Neden Sur? Sur’da neyle karşılaşacağınızı biliyor musunuz?

Ben hendek sürecinin hemen arkasından çok şey gördüm. Görmem gerekeni gördüm. Daha acı hiçbir şey görebileceğimi zannetmiyorum. Bu süreç yaşanırken, Cizre ve Şırnak’a gittim.

İlk girmeye çalışanlardan birisiydim. Orada yaşanan dramı, yıkımı, zulmü çok net gördüm. Orada bir devletin sonunu gördüm. Daha kötü bir şey bu çağda yaşanmamıştır diye düşündüm. Arkasından Yüksekova’da bulundum.

Orada da insanların nasıl yerlerinden edildiğini bizzat gördüm ve bu çok sistematik olarak yapıldı. O dönem Sur’a gitmedim, Sur’a hiçbir şekilde sokulmuyordu insanlar. Zaten bana Şırnak, Cizre, Yüksekova yetti. Birincisi, her ne kadar Kürtler bunu hatırlamak istemese de, ben Türkiye’ye bu yaşananları bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Türkiye’ye bir Edirnelinin bunları hatırlatması gerektiğini düşünüyorum. Bir de Tahir Elçi’nin düştüğü ama fikirlerinin hiçbir zaman yok olmadığı ve hala yaşadığını hatırlatmak istiyorum.

O maksatla yürüyüşü Dört Ayaklı Minarenin altında sonlandıracağız. Orada ne söyleyeceğimi bilmiyorum, bir konuşma hazırlamadım, ne hissediyorsam onu söyleyeceğim.

Bir de Sur bir sembol oldu. Bu yürüyüşün bir tarafı federatif yapıların tartışılmasını da içerdiği için siyasi olarak Kürt mücadelesinin en temel şehri eğer Diyarbakır’da bitirmek önemli. Diyarbakır’ın sembolü de Sur. Ankara’dan Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinden başlayıp, Sur’da bitirmenin öyle bir mantığı vardı.

Belki bir gün de Sur’da başlayıp Ankara’da bitiririz, ne dersiniz?

Sur’da sayamayacağımız kadar çok insan toplanıp da Demirtaş’a özgürlük istiyoruz dese ben Edirne’ye yürürdüm ve o yürüyüş de bittiğinde Demirtaş özgür kalırdı. Kürtler Demirtaş’ın özgürlüğünü ne kadar talep ediyorlar ve onun için ne feda edebilirler, bir eleştiri olarak bunu düşünmeliler. Ben feda ederdim. Ya ben yürüyüşün sonunda oraya, onun yanına cezaevine girerim ya da onu oradan çıkarırım. Ama bir şey yapmak gerekiyor, daha fazlasını yapmak gerekiyor.

1 sene boyunca içerde olması kabul edilebilir bir durum değil. Daha farklı bir mücadeleye ihtiyaç var. 25 gündür yollardayız, her gece bu adam içerde ne yaşıyor diye düşünüyorum.

Bir gün bu ülkeye barış, demokrasi, eşitlik ve kardeşliğin geleceğine gerçekten inanıyor musunuz?

Devlet yapısında bir renovasyon, bir dönüşüm, bir yenilenme olursa bu ülkede gerçek anlamda barış, birlikte yaşam tesis edilir. Bunun adı kardeşlik mi olur , yakın komşuluk mu olur, onu bilemem. Ama barışı engelleyen şey bence idari yapıdır.

İnsanları şuan ki yapıya fazla zorlamanın mantığı yok. Bu sadece Kürtler için geçerli değil, Trakya toplumu için de geçerli. Bugün halkların kendi geleceklerini tayin etme yaklaşımı baz alınarak bir referandum yapılsın, tüm Türkiye için yapılsın, Trakyalının federatif yapıya destek oranının, Kürt bölgesinden daha fazla çıkacağına adım kadar eminim. %70-80’den az çıkmaz.

Demek ki bu cumhuriyet kurulduğundan beri bu konuda bir arıza var ve bu arızanın sağduyulu, bu toprakları ve insanı merkeze alan bir şekilde çözülmesi gerekiyor. Bunu yapmadığınız zaman insanları savunmaya ve silahlı mücadeleye itiyorsunuz.

Bunu yapsanız, şiddetsizlikle çözme şansınız olabilir. Bizim gibi silaha ve şiddete mesafeli olan kesimlerin savunabileceği tek şey Türkiye’de federatif yapıların tartışılması olmalı. Bu çok hızlı gündemimize girmeli. Bu girerse huzura kavuşuruz, yoksa bu topraklarda çok kolay huzur tesis olmaz.

Çünkü insanlar artık bu yapıyı istemiyor, birbirini seviyor ama paylaşımın ve yaklaşımın yeniden bir idari düzenlenmesi lazım. Bu sadece siyasi manada değil ekonomik manada da böyle. Bunları tartışabilirsek diğer sorunları daha kolay çözebileceğiz.

İnsanlar korku içinde, hemen biz bölündük paranoyasına giriyorlar. Ben Kırşehir, Kırıkkale, Kayseri’de federatif yapının aslında bölünmemek olduğunu anlatmaya çalıştım. Urfa’dan buraya kadar gelirken gördüğüm de böyle bir bölünme talebinin olmadığı.

Elbette böyle fikirler var ama çok yoğun değil. Herkes beraber yaşayabilmek için çözüm varıyor. Bunun bence tek formülü var federatif yapının oluşturulması.