Kürtlerin Hep Bir ‘O GÜN’ü Var

Kürtlerin hep bir ‘o gün’ü var

IŞIN ELİÇİN yazdı

Nurcan Baysal’ı geçen Eylül ayında, Demokratik Toplum Enstitüsü’nün Van’da düzenlediği ‘Çatışmaların Çözümünde Kadınların Rolü‘ konulu toplantıda tanıdım. En etkileyici sunumlardan birini, hatta benim için en öğretici sunumu o yapmıştı.
90’lı yıllarda köyleri yakılmış veya köylerini boşaltmaya zorlanmış insanların, yıllar sonra kendilerini ait hissettikleri toprağa geri dönebilmek için, neredeyse göçe zorlandıkları zamanki kadar zorlu bir mücadele vermek zorunda kaldıklarını ilk kez orada, ondan dinlemiştim.
Bir yandan köye dönüş projeleri allanıp pullanıp ‘ama Kürtler istemiyor’ algısı yaratılırken, bir yandan da geri dönüp evlerini yeniden kurmaya çalışan insanlara yılsınlar, bıksınlar, vazgeçsinler diye onca şiddet, eziyet ve hakaretin reva görüldüğünü bilmiyordum örneğin.

‘Beş yıl çalıştık, 100 metre yol yapamadık’

Van Gölü kıyısındaki bir otelin göle bakan salonunda toplanmıştık. Nurcan Baysal da gölün bir başka kıyısından, altı köy beş mezradan oluşan Kavar Havzası’ndan bahsediyordu sunumunda. Son beş yıldır bir vakıf adına bu havzada ‘kalkınma‘ amaçlı bazı programları hayata geçirmek üzere kadınlarla yaptığı çalışmalardan bir kesit aktarıyordu.
Kalkınma, iddialı bir kavram. Ama Kavarlı kadınların en elzem beklentisi son derece mütevazı görünmüştü bana: Süt sağmak için köyden yaylaya kadar günde iki kez gidip geldikleri birkaç yüz metrelik sarp ‘beri yolu‘nun düzeltilmesi… Nurcan Baysal “Sadece kaymakamı bu işe ikna etmek iki yıl aldı. Beş yıl çalıştık, 100 metre yolu yapamadık” diye önlerine çıkarılan engelleri anlatmaya koyulduğunda; bu ülkede gelişmişlik kriterlerinin başında sayılan duble yol-otoban yapımının kimleri kalkındırdığını düşünmeden edememiştim.
Şimdi elimde Nurcan Baysal’ın Kavar Havzası’ndaki deneyimlerini ve Kavarlıları anlattığı kitabı var: ‘O Gün‘. O gün, Van’daki toplantıda sormuştu, kitapta da karşıma çıkıyor aynı soru:

‘Silahların susması yeter mi?’

(Fotoğraf: DHA)

(Fotoğraf: DHA)
Kürt sorunu deyince hemen herkesin odaklandığı konu silahların susması ve çatışmaların sona ermesi. Bu, belki de en önemli konulardan biri ancak (…) adaletsizlikler devam ederken, Kürtler yaşamlarının her noktasında ayrımcılığa uğrarken, silahın tek başına susması yeterli mi?
O Gün’ü de okuduktan sonra, artık yanıtım hiç tereddütsüz “Hayır, yeterli olmaz”. Nedeni, yukarıdaki cümlenin içinde de saklı. Kürtlerin yaşamlarının hemen her alanına nasıl sirayet ediyor ayrımcılık ve adaletsizlik; ‘O Gün‘, ajitasyona girmeden, sade bir dille, son derece net aktarıyor. Kürtlerin gündelik hayat pratiği hep aynı hakikati önlerine çıkarıyor: “Beri yolu yapılmıyor çünkü ben Kürdüm” diyor Kavarlı kadınlar.
Kitaba adını veren ‘O Gün‘ü Nurcan Baysan bir röportajında şöyle tarif ediyor:
O Gün, İletişim Yayınları, 2014, İstanbul

O Gün, İletişim Yayınları, 2014, İstanbul

Kürtlerin hep bir ‘o gün’ü var

Öncelikle Kavarlılarla yaptığım bütün röportajları yanıma koydum. Sonra şunu farkettim: Hep ‘o gün’le başlayan cümleler var. Mesela diyor ki, ‘O gün babamı tandıra koydular üstüne benzin döktüler’. Bir kadın diyor ki, ‘O gün bir kurşun geldi’. Kavarlıların hep bir ‘o gün’ü var. Kürtler olarak hepimizin bir ‘o gün’ü var. Bu nedenle kitabın adının da ‘O Gün’ olması, o günleri daha iyi yansıtacak gibi geldi. Sadece Kavar’ın değil, Kürt Sorununun birçok yönünü yansıtacağını düşündüm. Çünkü Kürtler hep bir ‘o gün’le yaşıyor. ‘O gün’lerle çok hesaplaşılmış da değil. Kimileri için ‘O Gün’ 90′larda kaldı, kimileri için ise hâlâ devam ediyor. Ben de bir ‘o gün’ü yazmak istedim fakat bir türlü yazamadım. Sonra ise Kavarlılarla yaptığım röportajları hiçbir şey katmadan işlemeye karar verdim.
Kitabın en önemli özelliği, Nurcan Baysal’ın da yukarıda dile getirdiği gibi Kavarlıların hikâyesini yine Kavarlıların ağzından, onların anlattığı gibi okuyabilir oluşumuz. Üstelik Kavarlıları yüzyılı da aşan tarihçeleriyle birlikte tanıma imkânı buluyoruz. Bu yönüyle bir yerel hafıza çalışması ‘O Gün‘.

‘Düşünebiliyor musun? Biz o insanları katletmişiz’

20140429 ermeni-yeni
Yüzyıl deyince; Kavar, 100 yıl öncesine kadar Kürtlerle beraber Ermenilerin de yurduymuş ama şimdilerde çocuklarına dahi Ermeni olduklarını söyleyemeyen birkaç kişi kalmış sadece. Kavarlılar dedelerinden, ninelerinden Ermenilerin nasıl katledildiklerini de dinlemiş. Anlattıklarında bir yüzleşme çabasına da tanık oluyoruz:
Biliyor musun?’ diyor. ‘Şimdi Kürtçe televizyon var. O zamanlar yoktu. Sadece Erivan radyosundan kendi dilimizi dinleyebiliyorduk. Geceyle akşam arası bir saatteydi yayın, çok net hatırlamıyorum. Dedemle Erivan radyosunu dinlerdik. Ben o radyoyu dinlerken ‘Biz onlara çok zulüm ettik, çok hakaret ettik’ diyordu dedem. Güya kafir, gayrimüslim ama kendi topraklarımızda onların radyosundan kendi dilimizde haber veya müzik dinleyebiliyorduk.
Düşünebiliyor musun? Biz o insanları katletmişiz. Onlar bize kendi toprağımızda, kendi dilimizi sundular. Dilimizi unutturmadılar. Biz katliamı bugün bile hala inkâr ediyoruz. Yok efendim tehcir oldu da, soykırım olmadı diye. Bal gibi de olmuş. Sırf benim dedemin gördüğü 167 kişi var, baltayla, kürekle, kazmayla öldürülen. Ben kulağımla dinledim dedemden bunları.

‘Kürt olmanın ne olduğunu Türkler de görsün’

Nurcan Baysal, Kavarlılarınkiyle buluştuğu noktada, bir Kürt kadını olarak kendi hikâyesini de ölçülü bir şekilde kitaba katmış. Böylelikle, anlatılanların sadece bu bölgeye özgü olmadığını, Diyarbakır’ın da diğer başka tüm Kürt yerleşimlerinin de aynı hikayenin parçası olduğunu hissediyorsunuz.
Diyor ki Nurcan Baysal:
Hep Kürt Sorunu’na ilişkin büyük şeyler konuşuluyor. Halbuki Kürt Sorunu, bu yol; Kürt Sorunu, burada günde on kere elektriğin gitmesi; Kürt Sorunu, her gün helikopter sesiyle uyanmamız; Kürt Sorunu, okul kuramamamızdır. Biz günlük yaşamlarımızda Kürtlükten kaynaklı yaşadıklarımızı konuşmadığımızda bu barış sokaklara, evlerimize nasıl gelecek? Kürtler yaşamlarının her anında bu ayrımcılığı yaşıyorlarsa barış gelmeyecek. Bu ülkede Kürt olmanın ne demek olduğunu Türkler de okusun ve görsün istedim.”
Ben okudum ve gördüm. Siz de okuyun istedim.

IŞIN ELİÇİN

As published in DİKEN on 04/05/2014