Dilan

Dilan

Uzun yıllar Tatvan’a bağlı Kavar havzasının köylerinde çalıştım. Kavar havzasının hikayesini ‘O GÜN’ kitabımdan okuyabilirsiniz. 1990’lı yıllarda havzadaki köylerden bir kısmı boşaltılmış, bir kısmı yakılmış, bir kısmı da korucu olmuştu. Dilan’la[1] bu köylerde tanıştım.
Dilan’ların evi Kavar’a her gittiğimde uğradığımız, soluk aldığımız evlerden biriydi. Babası özel bir adamdı. Bu köy ona dar geliyordu. Evlerinde Kazım Koyuncu ve Yılmaz Güney’in resimleri asılıydı. Savaşın en şiddetli olduğu yıllarda herkes köyü bırakıp giderken, Dilan’ın babası İkram, bir sonraki yıl için toprağı nadasa yatırırdı. İkram bu yıllar boyunca hem zorla dayatılan koruculuğa karşı direnecek hem de köyünü terk etmemek için direnecekti. İnatçı, şiir seven, doğaya düşkün babasıyla olan özel dostluğum, zamanla kızlarını da daha yakından tanıma fırsatı verdi bana.

Kavar’dan İstanbul’daki üniversiteleri kazanabilen çocukların sayısı oldukça azdı, her yıl en fazla birkaç genç üniversiteyi kazanabiliyordu. Dilan İstanbul’da iyi bir üniversite kazanan zeki çocuklardan biriydi. Üniversite yıllarında Dilan’la yolum tekrar kesişecekti. Şubat tatillerinde çocuklarla gittiğim İstanbul’da Dilan imdadıma yetişerek, İstanbul yoğunluğumda çocuklarla ilgilenecekti. O süreçte bazı sıkıntılar da yaşadık. Ben Dilan’ın derslerine az önem verdiğini düşünüyordum. Büyük emeklerle, çok zorluklarla onu okutan babasının arkadaşı olmam belki de bu hissiyatı yaratıyordu. “Önce okulunu bitir, ondan sonra istediğini yap” konuşmaları Dilan’la aramızda sık sık geçiyordu.
2013 baharında Dilan’ın dağa gittiğini öğrendim. Çözüm süreci henüz başlamıştı. Doğrusu epey şaşırmıştım. Sadece Dilan değil Kavar’dan başka gençler de dağa gitmeye başlamıştı. Bu gençlerle konuştuğumda “sürecin aldatmaca olduğu, yeni korucular istihdam edildiği, birçok yere kalekollar inşa edildiğini, hükümete güvenmediklerini” söylüyorlardıMayıs 2013 tarihinde, çözüm sürecinden sadece 1,5 ay sonra Tatvan’ın bazı köylerinde korucu alımları yapılmış, bu alımlara bizzat şahitlik etmiştim. Gidişat sadece gençleri değil, sahada yaşananlara birebir şahitlik eden bizler gibi insanları da endişelendiriyordu. Ancak endişelerimizi ne zaman dile getirsek “barış istememekle”, “barış sürecine darbe vurmaya çalışmakla” suçlanıyorduk.
Gençler dağlara gitmeye devam etti, bizler de bu gidişatı izlemeye… Gidişattan her bahsettiğimizde büyük bir şiddetle susturulduk. Savaş geliyordu, bunu görebiliyorduk.
En son Haziran 2013’te Dilan’ın ailesini evlerinde ziyaret ettim. Anne sürekli ağlıyordu. Ailenin küçük kızı 16 yaşındaki Dilovan’la çay ve Tatvanlıların “kade” dedikleri cevizli ekmek eşliğinde uzun uzun sohbet ettim. Dilan’ın gidişinden dolayı sürekli gözyaşı döken anasına sarıldım. Her zaman yaptıkları gibi arabama bol bol kade koyup beni Diyarbakır’a yolculadılar.  Bu aynı zamanda Kavar’da son çalışma günümdü, bir anlamda veda ziyaretiydi.  
Sadece birkaç ay sonra uzun uzun sohbet ettiğim küçük kız kardeş Dilovan’ın da dağa gittiğini duyacaktım. Dostum İkram ile sık sık telefonlaştım, arada bir görüştüm, her 2 kız da Kobane’ye geçmişlerdi. İyilerdi. İŞİD’e karşı savaşıyorlardı.
Dün Dilan’ın Yüksekova’da öldürüldüğü haberini aldım. Dilan meğer Gever’e geçmiş ve 18 Mart’ta Gever’de öldürülmüş. Cenazesi yeni alınabilmiş. Dilan dün toprağa verildi.
Dilan, sadece birkaç yıl önce, o muhteşem güzellikteki yüzüyle kocaman gülüyordu bizlere. Çocuklarla yerde uzanıp, çizgi film izleyişleri dün gibi aklımda…
Dilanlar, Ahmetler, Baranlar… Bir bir elimizden kayıp gidiyorlar. 90’lar, 2000’ler kuşağını kaybediyoruz artık. Dilan’ı yaşatamadık. Çok üzgünüm…

[1] Asıl ismi Evindar, ancak günlük yaşamda daha çok Dilan ismini kullanıyordu.
Nurcan Baysal
*As published in T24 on 08.04.2016

Yazar Hakkında

Nurcan Baysal